En temel soru; Müslüman ne demek, kafir ne demek?

Bütün övgüler alemlerin Rabbine, hayr dualar insanların Önderine olsun! Rabbim, kalemimi ve kalbimi hakikat üzere tut! Gerçek şu ki, sen bir şey bildirmeden ben hiçbir şey bilmem.

Müslüman, her şeyden önce kendi olan, aslına sadık kalan demektir. Her şeyin düzenini sağlayan Yüce Rabb, evrene tabi olması gereken düzeni evrensel yasalar şeklinde, insanın yaratılışında ahlaki nizam şeklinde belirlemiştir. Yalnız evrendeki diğer varlıklara düzen dışına çıkma imkanı verilmemişken, insana bu seçenek hakkı tanınmıştır. Bu seçeneği olumlu yönde, müslümanlıktan yana kullanan insan alemin en üstün varlığı, olumsuz yönde, küfürden yana kullanan insan dünyanın en aşağılık varlığı olur. Dolayısıyla aslına sadık insan müslüman, ihanet eden insan kafirdir. Müslüman doğal bir bitki gibi yaratılışındaki tüm değerleri koruyup kendine ve çevresine menfaat sağlarken, kafir genetiğiyle oynanmış sahte bir bitki gibi hem kendine hem çevresine zarar verir. Allah’ı itiraf etmeyen kafir, genetiğiyle oynanmış organizmadır, köksüzdür ve bulunduğu ortama zararlı virüsler yayar. Onun kulluk hücrelerini felç eden nefis, şeytan ve hevâ düşmanlarına karşı, müslümanın dua ve ibadet aşıları müslümanın kulluk hücrelerini sürekli yeniler. 

Müslüman, tüm evrenle uyum içinde yaşayan, taşlar ve otlarla birlikte yaratılmışlar ailesinin ferdi olduğunun bilincinde olan ve bütün varlıklarla aynı dili konuşan demektir. İstisnasız bütün varlıkların konuştuğu dil Allah’ı tesbih ve ibadettir. Müslüman, çevresindeki her şeyin oluşturduğu bu ibadet ve yakarış korosunu bozmaz, parazit sesler çıkarmaz. Onlardan biri olarak bu varolanlar kadar çok sesli ve renkli mısraları terennüm eder. Müslümanın karşısında kafir, varlıkların sonsuz uyumunu bozan insandır. Bu nedenle her şeyden kopuktur, yapayalnızdır. Her şeyle arası bozuk olduğu için ne yapsa boşa kürek çeker, dipsiz bir kuyuya doğru bağırıp durur. Müslümanın dahil olduğu sonsuz seslilik ve renklilikteki ibadet korosundan uzak düşmek, ancak bir körün, sağırın ve dilsizin işi olabilir. Öyleyse kafir, kör, sağır ve dilsizdir. “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler ve kördürler. Bu sebeple düşünmezler.” (Bakara, 171)

   Müslüman, isminden anlaşılacağı üzere, güvende olan ve güven veren demektir. Güvende olduğu şeylerden birincisi, şeytanın ve kötü arzunun ayartması ve sonunda sürükledikleri sonsuz ateştir. İkinci güvencesi, tüm maddi ve dünyevi kaygılardır. Müslüman kendini yıkacak tüm fiziksel ve psikolojik sıkıntılardan, türlü çeşit zorluklardan güvendedir. Çünkü başına gelmiş ve gelebilecek her şeyin Allah’ın takdiri olduğunu, sabrını sınamak için önüne konulduğunu bilir. Nimet gelince şükreder kazanır, bela gelince sabreder kazanır; o halükârda kazançtadır. Kafir ise hem şeytanın ve kötü arzusunun ayartmasına karşı fazlasıyla korunmasız, hem yaşamın sıkıntılarına karşı savunmasızdır. Nimet gelince azar kaybeder, bela gelince isyan eder kaybeder; o her halükârda kayıptadır. Müslümana destek veren iman, kafirde köstek olan şirke, Allah’a ortak koşmaya dönüşmüştür. Çile rüzgarları karşısında kımıldamadan duran müslüman, hissettiği güvenle çevresine de güven yayar. Kafir ise doğal olarak duyduğu zaafı ve güvensizliği çevresine aşılar. Müslümanın elinden ve dilinden kendi, yakın ailesi ve komşuları başta olmak üzere bütün insanlar emniyettedir. Müslüman değil birine haksızlık yapmak, onun hakkında kötü söz bile söylemez. Herkes müslümanın baskısından, sövgüsünden, edepsizliğinden, bencilliğinden ve ihanetinden güvendedir. Sadece insanlar değil, bütün varlıklar müslümandan zarar gelmeyeceğini bilirler. Kafir ise tüm insanlık için bir tehdittir. Bügun değilse yarın, bir konuda değilse diğerinde mutlaka kendisinden korkulan olacaktır. Kafir keyfine göre yaşadığından bütüncül bir ahlak mantığından uzaktır, davranışları arasında tutarlılık yoktur. Merhamet ve anlayışının nereye kadar uzanacağı kestirilimez. O bir kez en büyük haksızlığı yapmışken, Rabbine ortak koşmuşken, artık diğer haksızlıklara karşı ondan nasıl emin olabiliriz?

Müslüman, yeryüzünde Allah’ın halifesi ve taşbih yerindeyse eli, kafir ise şeytanın esiri ve maşasıdır. Dünya bir bakıma iki ordunun savaş meydanıdır. Tarih daima hak-batıl, şeytanın ve Rahmân’ın elçilerinin mücadelesi şeklinde süregelmiştir. Savaşan her asker gibi müslüman ve kafir de belli vaadler karşılığında çarpışmaya girişirler. Allah’ın müslümana bu dünyada vadettiği iktidar ve emniyet, ahirette sonsuz nimettir. Şeytanın vadettiği ise dünyada karşılığı olmayan boş hayaller ve asılsız kuruntular, ahirette ise sonsuz azaptır. Kuran’dan önce ilahi, ardından şeytani vaadi okuyalım: “Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslam’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vadetti.” Buna karşın şeytan insana ne net bir şey vaadeder, ne de söz verdiği vaadinde durur. Onu boş kuruntuya, boş hayallere iterek oyalar: “(Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; halbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir.” Şeytan hak yoldan kafiri alıkorken zaaflarını sömürür, yaptığı şeyi ona süsleyip güzel gösterir ve gerçeği görmesini engeller: “Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü gösterir ve onları doğru yoldan alıkor. Bunun için doğru yolu bulamazlar.” (Neml, 24)

Şeytanın, peşinden gelenleri her fırsatta satmasına, onları yüzüstü bırakmasına karşın Rahmân Allah, kendi yoluna tabi olanları dünyada izzet ve iktidarla şereflendirmiştir. Elbette bu gerçek bütün çıplaklığıyla ahirette belli olacaktır. Ahirette cennet vaadi alan müslümana “hadi girin cennete! Size artık korku yok. Daha hüzün duymayacaksınız” (Araf, 49) denilerek onlara verilen söz tutulurken, şeytanın yandaşları, ondan vaadini yerine getirmesini isteyecekler, o ise tekrar ve en son, en acı şekilde onları satacaktır: “Hesaplar görülüp, iş işten geçtikten sonra şeytan onlara der ki, doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size söz verdim, ama caydım. Aslında sizi zorlayacak bir gücüm yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde beni değil, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız.” (İbrahim, 22)

Yukarıdaki paragrafın başında “müslüman, yeryüzünde Allah’ın halifesi ve taşbih yerindeyse eli, kafir ise şeytanın esiri ve maşasıdır” ifadesini tekrar hatırlayalım. Yaratıcı Mevlâmız doğa üzerinde hakimiyetini doğrudan kullanırken, insanlar arasında hakimiyet ve iradesini müslüman eliyle gerçekleştirir. Yani bir ağaç doğrudan rızkını gökten alırken, insanlar müslümanların eliyle alırlar. İnsanlar arasındaki hak ve adalet dengesi müslümanlar eliyle sağlanır. Dolayısıyla müslümanlar yedirmezse tüm insanlık aç kalır, müslümanlar adaleti sağlamazsa tüm insanlık zulme uğrar. Hatta insanlık alemi değil, tüm yerküre müslüman korumazsa bozguna uğrar. İnsanlık bugün bahsedilen gerçeği yaşıyor.

Müslümanın Allah’ın iradesini gerçekleştiren, onu adaletini uygulayan halifesi olduğu unutulursa, şeytanın yeryüzündeki maşası olan kafir yetkiyi ele alır ve bütün düzen insanların aleyhine çevrilir. Oysa kafirin bu dünyada layık olduğu konum ancak zillet ve alçaklık halidir. Müslümanlar, Allah’a inanmayan bir toplumdan ya cizye denen Allah’ın mülkünde yaşama bedeli alır ve o toplumu genel anlamda kendi denetimleri ve muhafazaları altında yaşatırlar, ya da o toplum bunu kabül etmezse kendileriyle savaşırlar. Her halükarda kafirler bedelsiz ve üstün şekilde dünyada yaşamazlar. Çünkü küfür alçak, hak üstündür. Hak daima baskındır. Tabi bu yine imtihan gereği müslümanların eliyle olacak bir şeydir. Eğer günümüzde müslüman toplumlar alçak durumda yaşıyor ve aksine kafir toplumlara cizye gibi para ödüyorsa sorun kendilerinde demektir. Çünkü yeryüzünde Allah Teala garanti ettiği yardım ve zaferi müslümanların bizzat mücadelesi üzerinden gerçekleştirir: “Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” (Tövbe, 14)

Artık anlıyoruz ki, dua eyleme girişmeden Allah’tan beklemek değildir. Müslümanlar camilerde ellerini açıp “ya Rabbi, milletimizi ve devletimizi her türlü felaketten koru” diye dua ettikten sonra elleri kolları bağlı yaşamaya devam ediyorlarsa yakarışları Allah’a ulaşmak için değil gökleri, caminin minaresini bile geçemez: “Güzel sözleri O’nun katına ancak salih amel (Allah’ın istediği davranışlar) ulaştırır.” (Fâtır, 10)

Ve en nihayetinde müslüman tanık olan göz, şehadet eden benliktir. Tüm kainatı ayna olarak düşünürsek, insan bu aynada gören göz ve gördüğüne şehadet eden kalp veya benliktir. Orada görünen ise Allah Teâlâ’dır. Tozlar aynayı kapladığında nasıl görüntü azalıyorsa, kainat aynasında çoğalan tozlar da Allah Teâlâ’nın görünüp bilinmesine öyle engel olurlar. Bunun için tövbe, istiğfar ve ibadetle kainat aynasını, yani her şeyi temizleyerek Allah Teala’yı daha iyi bilmeye ve yüce kudretine tanıklık etmeye gayret eder müslüman. Aynası toz kaplı kafir ise aynayı, yani evreni asıl zanneder, onun ardındaki Yaratıcıya geçemez. Oysa insandan istenen, yaratıcının her şeye yayılmış sonsuz kudretini keşfetmek ve akabinde hamd ile şükretmektir. Diğer ifadeyle müslüman kainatta görüp müşahade ettiği ilahi iradeyi hayata geçirir. Kafir ise, hakikati perdeleyen nefsinin kötü arzusunu yaşar. Müslümanın hakim olduğu bir dünya, insanın güç ve başarısını değil, Allah’ın yüceliğini ilan eder. Kafirin dünyası ise insanın gurur ve başarısını (aslında azgınlığını) dışavurur.

Buradan aynı zamanda şunu anlıyoruz: Müslümanlar hiçbir zaman teknolojik anlamda kafirlerle başedemez, onları geçemezler. Çünkü müslüman temelde maddeye karşı, ilahi olanı görmeye engel olur diye mesafeli, ihtiyaç miktarı ve çekinceli yaklaşırlar. Çünkü bir ayna olan madde ve kainatın insan eliyle tozlanıp ardındaki ilahi gücü göstermemesi her zaman geçerlidir. Kafir ise ardındakini göremediği madde ve kainatı asıl yurt, haliyle kendini de sonsuz yurttaş zanneder ve sonsuz ölçekli teknolojik üretimler, kapital gelişimler kaydeder. Peki bir müslüman daha nasıl dünyanın iktidar dizginlerini elinde tutacaktır? Bunun cevabı yine ilahi kudrette, dini yaşantıda yatar. Müslüman dinini yaşar, Allah ona dünyayı verir. Müslüman dünyadan kaçar, Allah ona dünyayı hizmetçi kılar. Saadet ve sahabe asrındaki müslümanların nasıl izzete kavuştuklarını açıkça görürüz. Müslüman kafirle kaynaşarak, onunla işbirliği içinde izzet, şeref ve üstünlük elde edemeyeceğini bilir, çünkü bunlar tümüyle Allah’ın elindedir: “Müminleri bırakıp da kafirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah'a aittir.” (Nisa, 139)

Ayna misaline tekrar dönelim. Üç boyutlu bir resime dikkatli bakıldığında nasıl arkada saklı bütün görüntü ortaya çıkıyorsa ve insan onu kaybetmemek için gözünü bile kırpmaya çekiniyorsa, kainata dua ve ibadet gözlüğüyle daha yakından bakan öylesine parça parça maddeler ardındaki gerçek mana bütünlüğünü farkeder; ne var ki, üç boyutlu resimde göz sürekli dikkatini koruyamayacak ve gerçek görüntüden kopacaktır. Aynı şekilde müslüman, sürekli aynasını temiz tutamayacak, gerçek görüntüyle arasına türlü maddi perdeler girecektir. Peygamberimizin de dediği gibi, gerçeğin gerçekten farkedildiği ve onunla tanımsız ünsiyetin yakalandığı bu anlar nadirdir, devamlı sürmez; çünkü burası dünyadır. Müslüman bunun devamlılığını ancak cennette bulur. Onun için sabrederler: “(Orada melekler kendilerine şöyle der:) Sabrınıza karşılık size selam olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir!” (Rad, 24) Bu sabrın ardındaki selamete karşın, kafirler sonunda hazzın afetiyle yüzyüze gelirler: “Şimdi içinde sonsuz kalacağınız cehennemin kapılarından girin bakalım. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” (Nahl, 29)

Bu blogdaki popüler yayınlar

Eski blog yazılarımdan (2005-2008)