Kuran-ı Kerim’den hayat ilkeleri (I)
İlke: Gerçekten takdire değer tek varlık
Allah Teâlâ’dır
Ayet: “Bütün hamdler/ övgüler âlemlerin
Rabbine mahsustur.” (Fatiha, 1)
Kuran-ı Kerim’in giriş kısmı olan Fatiha
süresi, başka hiçbir sürede olmayan derin manalar içerir. Surenin bir ismi “ümmül Kur’an (Kur’an’ın
anası)”dır. Allah Rasülü Aleyhisselam ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Zebur’da Fatiha
benzerinin indirilmediğini haber verir. (Tirmizi
ve Ahmed bin Hanbel) Her bir ayeti temel
inceliklere vurgu yapan surenin özellikle baş kısmındaki “bütün hamdler ve
övgüler âlemlerin Rabbine aittir” ifadesi şu hassas dengeyi işaret buyurur:
İlgi ve takdirin rotası yaratandan yaratılmışa kaydığında hayatın tabii düzeni
alt üst olur. Müslüman, insanları vesair eşyayı överken gerçek övgüye değer
olanın Allah olduğunu aklından çıkarmamalı, her şeyin hakkını haddine göre
vermelidir. Dönüp gündelik yaşantımıza baktığımızda, aşk ilişkilerinden türlü
maddi tutkulara kadar, yaratılmışa yöneltilen orantısız sevgi ve iltifatlar
pişmanlık ve hıyanetle sonuçlanmıştır. Öyle ya, hangimiz bir kişiye veya şeye
verdiği emeğin tam karşılığını almış, hangi kavuşma ve sahip olma ağzımızda
buruk bir tad bırakmamıştır? Buradan almamız gereken ders, kimseyi överken
abartılı konuşmamalı, yağdanlığa kaçmamalıyız. Hazreti Peygamberimiz övme ve
övülmede şu ölçüyü verir: “İçinizden biri arkadaşını mutlaka öveceği zaman
filanı şöyle sanıyorum -ki gerçekte onu hesaba çekecek Allah’tır ve ona karşı
kimseyi temize çıkaramam- gerçekten öyle olduğunu biliyorsa, onu şöyle şöyle
sanıyorum desin. (Müslim) Buna karşılık övülen kimse şöyle demelidir: “Allahım,
söyledikleri sebebiyle beni sorumlu tutma. Hakkımda bilmedikleri hususlarda
beni bağışla. [ve beni zannettiklerinden daha hayırlı kıl.] (Buhari, Edebü’l Müfred)
Gerçekten sözkonusu ayet, yakın geçmişte Brezilyalı psikolog Ahmet Garcia’yı
ilk okuduğunda alt üst edip hidayetine sebep olacak kadar sarsıcı bir işaret
levhasıdır. Bu levha, her koşulda hedefin daima Allah Teâlâ olduğunu işaret
eder bize. Onun dışında her şey bir araç, bir dinlenme molasıdır. Rabbimiz
anlamayı nasip eylesin! Amin.
İlke: Gerçek iyilik sevdiğin şeyleri
gözden çıkarmaktır
Ayet: "Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe
gerçek takvaya ve iyiliğe ulaşamazsınız.” (Âli İmran, 92)
Hakiki dostluk nasıl kötü günde belli
olursa, gerçek iyilik de kolay kolay gözden çıkaramayacağımız şeylerde olur. İnsan
bu hayatta Rabbi dışında neye bağlanmışsa onunla imtihan olunur. Garip ve zorlu
bir sınav bu. Zaten birazdan göreceğimiz gibi tüm bir yaşam çeşitli sınavlardan
ibaret. Bu ayet indiğinde o günün altını olan hurma bakımından Medine’nin en
zengini Ebu Talha radıyallahü anh, Efendimiz Aleyhisselama gelerek yaklaşık bir
ifadeyle “ey Allah’ın Rasülü, benim en sevdiğim malım hurma bahçem. Onu Allah
yolunda bağışlıyorum” demiş ve Medine’nin en gözde bahçesinden feragatla kendi
sınavını başarıyla geçmiştir. (Buhari, zekat) Bakara suresinin 177., İnsan
suresinin 8. ve Haşr suresinin 9. ayetlerinde Rabbimiz Azze ve Celle beyan
ettiği üzere, müminler içleri çekmesine rağmen yemeklerini yoksula yedirir,
sevdikleri mallarda diğer mümin kardeşlerini kendilerine tercih ederler. Efendimiz
Aleyhisselam konuya biraz daha açıklık getirerek iyilikte önemli olanın,
sağlıklı, mala ve rahata düşkün, fakirlikten korkar olduğumuz durumda vermek
olduğunu belirtir. (Hâkim, Müstedrek, Sahih) Allahım, ne ince denge yarattın
her şeyde! Para bolken veya millet içinde gaza gelmişken değil, yalnız
başınayken ve cepte onun dışında para yokken yapılan yardım… İşte Allah’a
tevekkül, onun rızık verdiğine iman etmek, ahirete saklamak böyle bir şey.
Allahım, saymadan, cebe eli daldırıp vermeyi nasip eyle! Amin.
İlke: Acı tatlı yaşadığımız her şey
ilahi bir imtihandır
Ayet: “Yoksa siz, sizden önce gelip
geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?
Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki,
nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler; Allah'ın yardımı ne zaman? dediler.
Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)
Hayat kılavuzumuz Kuran-ı Kerim’de bu ve
benzeri birkaç ayet, yaşamda karşılaşılan her tür sıkıntı ve sevincin, darlık
ve bolluğun nedenini açıklar bize. Hayat yolundaki zorluklar, yolun sonunda iyi
ile kötünün, sabredip haline şükredenle isyan edip nankörlük edenin ortaya
çıkması içindir. Eski ümmetlerin kıssaları ve tarihi tecrübe, darlık vaktinde
çözülen veya bolluk zamanında şımarıp sapıtan topluluklarla dolu. Yoksa öte
hayattaki cehennem ve cennetin ne espirisi kalırdı? Ankebut suresi 2. ve 3.
ayetler daha net bir vurgu taşır: “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece
‘iman ettik’ demeleriyle kendi başlarına bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan
geçirdik. Elbette Allah doğru sözlüleri de bilir, yalancıları da bilir.” Ayette
eski ümmetlerin din uğruna çektikleri zorlukları şu hadisten öğreniyoruz:
Habbab bin Eret radıyyallahü ahn, İslam’ın ilk dönemlerinde müşriklerden
gördükleri eziyetlerden ötürü Allah Rasülü aleyhisselama gelip dert yanar ve
yardım için dua etmesini ister. Aldığı cevap şöyledir: “Sizden öncekilerden bir
kimse yakalanır, kendisi için kazılan çukura konur ve testereyle başı ortadan
ikiye bölünürdü. Demir tarakrarla taranıp etinin altındaki kemikleri
çıkarılırdı. Yine de bu onu dininden döndürmezdi. Allah’a yemin olsun ki, Allah
bu işi (İslam davetini) tamamlayacaktır. Hatta bir yolcu San’a’dan Hadramevt bölgesine
Allah’tan ve sürüdeki koyunları için kurttan başka hiçbir şeyden korkmadan (güven
içinde) seyehat edecektir. Fakat siz acele ediyorsunuz.” (Buhari, Sabr) Allah
ve Rasülünün dedikleri aynen tahakkuk etmedi mi? Cumhuriyet döneminde samanlığa
saklanan Kuran ve elif cüzlerinden, vergiye tabi olmasın diye yatağa gizlenen
eşeklerden bugünün rahat ortamına kavuştu Müslümanlar. Ama sınav hala sürüyor.
Darlık dönemindeki dini şuuru bugün çözülmeden koruyabiliyor muyuz? Mesele bu.
İlke: Yoldan sapanların maddi güç ve
rahatı kendileri için bir azap vesilesidir
Ayet: “İnkar edenler, kendilerine vermiş
olduğumuz mühletin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz
onlara ancak, günahları çoğalsın diye mühlet veriyoruz. Küçültücü azap
onlaradır.” (Âli imran, 178)